30 Mart 2012 Cuma

Merhaba Amed...


"Kekik kokusu duydum! 
Kekik kokusu, koynunda huysuz gecenin! 
Uyandım birdenbire...
Haydi dedim yüreğim gidelim bu şehirden... 
Bu şehir koparmak istiyor beni özlemlerimden! 
Yorgunum; 
Çünkü yorgunluğumun yaşamak gibi bir anlamı var... 
Yine de yaşamaktan duyduğum mutluluğun tadına 
düşmanlarım ulaşamazlar..."




29 Mart 2012 Perşembe

Bir çıkmaz sevdadayım; çekip vuranım yok..




Çektiğim acıların demindeyim bu akşam..
Pişman desem değilim!
Bir harmanım bu akşam..

Beklenen sabah...

Bir sabah yalnız uyanınca duymayacaksın o sesi başucunda!
Bir sabah olup uyanınca anlayacaksın dört duvar arasında!
Eninde sonunda yalnızsın... Yalnız kalacaksın...
Kalbindeki çiçekler kuruyup, dökülecekler...
Eninde sonunda yalnızsın, yalnız kalacaksın...
Yüzündeki baharlar sararıp, solacaklar!
Ahh! Kalbim bir ıslak kelebek...
Nasıl da uçuyor sana, nasıl da duymuyor beni...
Eninde sonunda zaman bir çocuğun 'katili'...
Nasıl da geçiyor ama, nasıl da silmiyor seni içimden, dışımdan...
Hayat yalanın ta kendisi, nasıl da dönüyor dünya, nasıl da vermiyor geri...
Elimde yüzümde 'yalan bir masal'ın izleri...
Nasıl inanıp sana, nasıl da ölüyor yine!
Kalbim bir ıslak kelebek;
Nasıl inanıp sana, nasıl da ölüyor yine...

...ve bir sabah yalnızlığın soğuk kollarında, tarifi mümkün olamayan, anlatamadığın bir rüyadan sen yapayalnız uyandığında, güneş eskisi gibi öpüp seni, kirpiklerinde parlamadığında ve temizleyemediğinde artık yağmurlar kalbini ve affedemediğinde artık tanrı bizi, sevmediğinde, konuşmadığında biz hangi şarkıyla uyuyacağız çocuk...?


28 Mart 2012 Çarşamba

Veremem sana acımı: Kirlenir dünya...

Bazen çok anlamsız geliyor yaşananlar.. 
Bu kadar acıtması aptalca gibi.. 
Sanki başından belliymiş de sonu ama, ''ben yaşayarak görecekmişim'' gibi tanıdık geliyor..
Bazen de öyle rüyalardan fırlatıp atıyor ki dünyaya; sanki seni şimdi öldürmüşüm gibi bulanık geliyor..
Bu kadar acıtması aptalca..... 


Sözcüklerim bulur aşığın ateşini, 
Yıkar gider beni; ölüm gibi.. 
Bakışların deler içimdekileri.. 
Kaldırıp atar beni ceset gibi.. 
Arayıp bulmak neyi değiştirir? 
Karşımda duruyor suretin!

27 Mart 2012 Salı

Hiçbir sevişmek yaşamışlığımsın...

Sen benim hiç bir şeyimsin 
Yazdıklarımdan çok daha az 
Hiç kimse misin bilmem ki nesin 
Lüzumundan fazla beyaz 
Sen benim hiçbir şeyimsin 
Varlığın anlaşılmaz 
Galiba eski liman üzerindesin 
Nasıl karanlığıma bir yıldız olmak 
Dudaklarınla cama çizdiğin 
En fazla sonbahar otellerinde 
Üniversiteli bir kız uykusu bulmak 
Yalnızlığı öldüresiye çirkin 
Sabaha karşı öldüresiye korkak 
Kulağı çabucak telefon zillerinde 
Sen benim hiçbir şeyimsin 
Hiçbir sevişmek yaşamışlığım 
Henüz boş bir roman sahifesinde 
Hiç kimse misin bilmem ki nesin 
Ne çok çığlıkların silemediği 
Zaten yok bir tren penceresinde 
Sen benim hiçbir şeyimsin 
Yabancı bir şarkı gibi yarım 
Yağmurlu bir ağaç gibi ıslak 
Hiç kimse misin bilmem ki nesin 
Uykum arasında çağırdığım 
Çocukluk sesimle ağlayarak 
Sen benim hiçbir şeyimsin. 


26 Mart 2012 Pazartesi

sessizlik olmalı!

                                                                                                                                 
Bu yorgun sokakları adımlayıp yürüyorsun.
Yarım kalan o mektubu buruşturup atıyorsun..
Çok sevdiğin o şarkıyı fısıldayıp söylüyorsun.. 
Ellerini ellerine tutuşturup üşüyorsun..
Sen ağlarsan, ben ağlarım..
Sen susarsan, ben susarım..
Kalbini alır, alır zaman!
Sen gidersen ben kalırım..
Sen ağlarsan, ben ağlarım..
Sen susarsan, ben susarım..
Ellerini alır, alır zaman!
Sen gidersen, ben kalırım..
Eriyen kar gibiyim:
Ellerinde...

Çaresizlik!!!

Çaresizlik... Beynin olmak isteyip de bedeninin gidemediği o meşhur yer... Evet bir yer çaresizlik! Bir duygu değil!!! Hem de öyle ütopik, daha önce gidilmemiş yerler de değil... Bizzat yaşanmışlıklarla dolu mekanlar.  Bazen bir 3. kat apartman dairesinin, küçük balkonlu odası... Bazen de adına 'Selekler' dedikleri bir caddenin kaldırım taşları...Bilmeyen biri için ne kadar anlamsızsa benim için o kadar kutsal. Çünkü bu benim çaresizliğim! Ve sadece benim hayaletim geziniyordur oralarda...

25 Mart 2012 Pazar

Denizden çok uzakta...

Ellerim bir kaşığın yörüngesinde, geç doğmuş çocuk acemiliğinde...



Gönülün yaptığı göz görmeyince katlanmak değilmiş. Sadece en güçlü silahını kullanıyormuş: Alışmak... Anne babası ayrı büyüyen çocuk psikolojisine eş değer sakat bir ruh hali bırakıp gidiyormuş yoluna 'alışmak'!!! Düşünmemek elde değil: 'Gerçekten her şeye alışabilir mi bu enkaz?' Uç noktalarda gezecek olursak HAYALİNİ BAŞKA BİRİSİNİN YAŞAMASINA da alışabilir mi acaba bu kül yığını? Belki bunu denememek içindir; düşüncemin olmak istediği yerde değil de çok uzak başka bir yerde oluşum.. Gözlerim, hayallerimi bir başkasının yaşamasına alışmasın diye, sakat bir ruh haliyle denizden çok uzaktayım! Düşüncem bir yerde, bedenim başka bir yerde.. 


24 Mart 2012 Cumartesi

Durdu zaman!

...ve sen daha demincek, yıllar da geçse demincek,
bıçaklanmış dal gibi ayrı düştüğüm;

ömrümün sebebi, ustam, sevgilim...

son tren: 23:15

İkimizde acemi birer aşıktık o zamanlar..
Sen yollarda eski bir aşka ağlıyordun,
Bense kendimi usta sanıyordum bu işlerde..
Ve yağmur gibi akıp giden yıllardan,
Geriye ne kaldığını bilmiyordum; seni tanıyana kadar!
Ama farkındaydım yinede;
Ne zaman seninle olsam,
Tanıdık bir kuş cıvıltısıyla uyanırdım her sabah..
Şimdiyse kırılgan mektuplar yazıyorum;
Hangi adrese göndereceğimi bile bilmeden!!!
Malumun olsun ben sende ülkemi sevdim,
Hüzün dolu yağmurlarla taşan boynu bükük nehirleri..
Ben sende yolları sevdim;
Dallarına hiçbir kuşun konmaya bile yanaşmadığı ağaçlarla kaplı yolları..
İkimizde acemi birer aşıktık aslında:
Ne yapacağımızı bilmeden serseri dolaşırdık yollarda!!! 


Aynı daldaydık.. Düştük ayrıldık..

Tam yüzyıl,
Tam yüzyıl oldu yüzünü görmeyeli...
Gözlerin içimde durmayalı...
Dokunmayalı sıcaklığına karnının! 
Tam yüzyıldır bekler beni bu şehirde bir kadın...
Aynı daldaydık,
Aynı daldaydık,
Aynı daldan düştük ayrıldık...
Aramızda yüzyıllık zaman;
Yol yüzyıllık!!!

23 Mart 2012 Cuma

mutlaka geziniyordur o köprünün altında hayaletim...

Yeryüzündeki acıların hepsini, hepsini tattım; heder oldum!
Ekmeğime tütün kattım, beni milyon kere yaktılar üstüste..
Bir anka kuşu gibi anne, bir anka kuşu gibi;
Kendimi külümden yarattım!!!

Prometus'tum; çiviyle çakılırken taşlara,ciğerimi kartallara yedirdim..  
Spartacus'tüm; köleliğin çığlığında, aslanlara yem oldum tükendim.. 
Kör kuyuların dibinde Yusuf'tum.. 
Kerbela çölünde Hüseyin.. 
Zindanlarda Cem Sultan, sehpada Pir Sultan.. 
Kaçıncı ölmem, kaçıncı dirilmem bu? 
Tanrılardan ateş çaldım, yüzyıllarca tutuştum..
Üstüste yandım; bir anka kuşu gibi anne!
Bir anka kuşu gibi; kendimi külümden yarattım!!!


22 Mart 2012 Perşembe

belki gitmek gerekir...

bir kararın arifesinde kendi dünyamı kurmaya çalışırken hüzünlüyüm 
dünyanın bütün ölümelri niyetine sevdamı aldattım sevmelerimin adını herbir mezar taşına 
göz yaşlırımı insanlara bıraktım kayıplarda köşe kapmaca oynadım 
bazen hüznü kayacıklığının çıplaklığını sarmalar 
yedi dağın çiçeginden koklardım ay şiir yıldızları yakar 
kazanmadan yitirdiğim canım geceleri yazardım puştuna sevdalara kibrit çöpü oldum ihatene puştluğa mührünü koyup imzasını atanlara selam bıraktım 
şimdi gönül derbeder harlanır merhamet tohumlarını yaktım yumak yapıp 
acılara sardım yaratan güneşin parıltısını saçlarıma yıldızları üstüme atarken 
gölgesini unutmuş neyleyim 
ezginliğin tarlasında büyüyüp kahpelikte hasat olurken 
veripte alamadıklarımı batıpta çıkamadıklarımı sayamazken 
sazım dertleri dillenir beter ederler söylenir 
hicazlar kardaşım şimdi vakit dardadır darlanır ölüm çıtırdısı 
duyanda taş bile yarılır 
şimdi dağların yari yok dalına kuş konmaz 
ırmağında durulmam 
gecenin hüznünde tutarım demini iki diz çökümü ağlayan ararım 
birazdan teneşirde yıkarlar beni 
birazdan giderim ben 
ay ışığı avucumda 
sayki karşılaşmadık 
sayki yüreğine konmadım 
sayki en büyük derdim asiliğimi haykırıpta sevda türküleri söyleyemeyişimdi